(Sigmund Freud karşılaştırmasıyla)

Lacan sadece psikiyatri ve psikanaliz alanında değil, felsefe ve antropoloji alanlarında da etkili olmuş ve bu alanlardan etkilenmiştir. Lacan felsefenin yasamın icine girdiği, neredeyse herkesin filozof olduğu bir altın çağda Paris’te yaşamıştır.

Lacan’ı ve bazı kuramlarını analiz etmek gerekirse;

(Bu yazımda kuramların ne oldugundan ve anlamından çok onların analizleri hakkında yorumlar yer almaktadır.)

Descartesçi düsünceye ve onun uzantısı olan sartre varoluşçuluğuna karşı bazen açık, bazen örtük bir tavır almıştır. özneyi özgür secimin öznesi olarak gören sartre varoluşçuluğuna karşı, simgesel yapıların insan üzerindeki belirleyiciliğini çıkarır. Lacan’a göre dilin özneden bağımsız işleyen yapıları vardır. Lacan tarafından “rüyaların dilinin” Sigmund Freud’a öğrettiği şeyi bu dil konusunda görebiliyoruz. rüya bilinçdışının söylemi, öznenin seçtiği değil maruz kaldığı bir şeydir ve Lacan, Freud’un bilinçdışının işleyisi hakkında ileri sürdüğü mekanizmaların aynen dilde de bulunduğunu gösterir.

Psikanaliz çerçevesinden ele alacak olursak; öncelikle psikanalizin Fransa’ya geç girdiğini, öncesinde İngiltere’ye girdiğini, hızla yükseldiğini ve aynı hızla düşüşe geçtiğini bu ülkelerde geliştirilen kuramların Amerika’da yeniden keşfediliyorken neler vaat ettiğini ve konu hakkında başarı gösteremediğini söylemek gerekiyor. Lacan “yapısal kuram”dan (İd-Ego-Süperego) uzak olduğunu görebiliriz. Freud tüm temel sorunları “bilinçaltı”na iterken lacan psikanalizi “bilinçdışının bilimi” olarak ilan etmektedir. İşte Lacan psikanalizi böyle görüp, kendini bastırılmış çocukluk karmaşaları ile sınırladığı ölçüde, bugünden geriye bakıldığında verimsiz bir kuramcı olarak görüyor. Lacan daima “bilim”den, “klinik gerceğinden” dem vurmakla beraber, dem vurduğu alanın hakkını asla veremedi bence. Psikanalizin “birincil süreç” düşüncesinin ya da “dinamik bilinçdışı”nın bilimi olması da bunu bilimsel bir hafiflikten ayırt etmeyi sağlamaz.

Öyleyse Lacan, psikanaliz dünyasına fallus’u kattı diyebiliriz. Kendisine ait metinleri incelediğimizde karşıtlıklar “serbest cağrışım” zincirinde metaforik bir kolay geçisle faydalanırken, ruhumuzda psikanalitik acısından Fallus’un anlamına dair bir “yankı” bırakmakla yetiniyor. Lacancı (böyle bir şey varsa tabii) analitik fenomonolojide, fallus bir varsayımdır. İnsani arzu öteki’nin arzusunun arzusudur. Yani insan arzulanmayı arzular. Şöyle bir denklem ortaya çıkıyor; insan kendini ancak dilde, yani öteki’nin nezdinde yine öteki tarafından ona dayatılan bu yabancı ortamda, kendini yabancılaşmış olarak imgeleyebilir. İşte Lacan’a göre bu ötekileşme, yabancılaşma bilinçdışının koşuludur. böylece özne kendini imlerken temelde öteki’nin arzusunu dile getirir.

Örneğin öznenin dile maruz kaldığı, kendini onun söyleminin icinde bir imleyen ile imlediği ilk insan olan “anadil” kavramının tüm çağrışımlarını da barındırmak üzere anneden devraldığı bu alet (dil) sayesinde annenin arzusunun annenin fallus (alet) yoksunluğuna bağlandığı kritik gelişim aşamasında, bilinçdışı “simgesel” kastrasyon karmaşasının da temeli atılmış olur. Bu arada Lacan’ın “imgesel kastrasyon” olarak nitelediği klasik Freud’cu karmaşadan daha derin ve temel bir “narsistik” karmaşadır.

Gelelim “ayna evresi”ne. Tamamen farklı bir epistemolojik çerçeveden konuşmasına rağmen “narsistik durumlar” konusunda en ayrıntılı çalısmayı yapmış ve ciddi klinik duruma ilişkin özgün “aktarma tepkimeleri”ni çözülme noktalarını, sistematik yorum çalışmasının kişiligin ve aktarma tepkimesinin hangi hattından gidilerek yapılması gerektiğini, bu olgularla çalışan terapistin stratejik yaklaşımının ne olması gerektiğini en ince ayrıntılarına kadar tanımlayan Amerikalı psikiyatr Kohut, Lacan’dan fikir aldığını söylüyorsa bu şüphesiz Lacan’ın narsizim ile alakalı olan ayna evresiyle psikanaliz dünyasına yeni bir boyut kazandırmış olmasındandır.

Lacan analitik gerçeklik, yani “birincil süreç düsüncesi” konusunda Freud’un öncelikle rüyaların analizi ile ilişkili olarak ortaya koyduğu “yer değiştirme” ve “yoğunlaştırma” mekanizmalarını doğrudan doğruya dilbilimsel “metonimi” ve “metafor” kavramlarına çevirmekte yeni bir alan açmış oluyor. Ayrıca bu “birincil süreç düşüncesi” ile çalışan terapiste kolaylık sağlayan bir tekniktir. Lacan’ın yapısalcı bir vurguyla metafor ve metonimiye olanak veren “ayıklama” ve “eklemleme” ile çalışan dili, öteki ile ilişkinin geçtiği yabancının nezdi olarak gördüğü her zaman bilinçdışını da görmesinin, böylece ikincil süreç düşüncesini (ve egoyu) bir epifenomene dönüştürmesinin, bize yeni bir bakış açısı sunmaktan öte konuya direk bir yarar sağladığını düşünüyorum.

(Bu bölüm biraz daha öğretici, bu nedenle kesik, kısa bilgiler halinde ğideceğim)

Fallus’un anlamında anahtar görevi gören “Utanç”.

Oidipus öncesi kökenli olduğu düşünülen utanç ve küçük düşme korkuları Oidipus dönemine ait suçluluk duyguları ve cezalandırma korkularından ancak teorik bir müdahale ile ayrılabilir, fenomonolojik olarak ayırt edilmesi ise olanaksızdır. Bu tez Oidipus öncesi ile Oidipus’un, utanç bağlamında nasıl içiçe geçtiğini göstermesi bakımından ilginçtir.

Fallus dediğimiz şey bireyin penisinden aldığı güç müdür yoksa direkt penis’in kendisi midir?

Kücük kız çocuğu bir an için bile olsa kendisini kastre, yani bu terimin kastettiği anlamda fallustan yoksun olarak değerlendirir; birinin, öncelikle annesinin, sonra da babasının operasyonuyla; bu anneden babaya geçişte sözcüğün analitik anlamıyla bir transferi ayırt etmeyi tanımayı gerektirecek tarzda gerçekleşir. ilkel düzeyse her iki cinste de anne fallusla donatılmış, yani fallik anne olarak değerlendirir. Bu durumda anne aslında kastrasyona uğramış kişidir.

Klinik pratik gösteriyor ki, ötekinin arzusunun sınanması, öznenin kendisinin gerçek bir fallusa sahip olup olmadığının değil, annenin fallusa sahip olmadığını ögrenmesi dolayısıyla belirleyicidir. Bu, o olmaksızın, kastrrasyon karmaşasına başlanan hiçbir semptomatik (fobi) ya da yapısal sonucun ortaya çıkamayacağı deneyim aşamasıdır.

Bu noktada Freud’un ilk genital olgunlaşmayı belirginleştirdiği, bu olgunlaşma bir yandan fallik niteliğin imgesel egemenliği ve masturbasyondan elde edilen zevk ayırt edici özelliğe kavuşurken, öte yandan da bu zevki kadında böylece fallus işlevine yükseltilen kilitorise yerleştirir. Dolayısıyla her iki cinste de bu evrenin sonuna yani Oidipus evresinin inişe geçmesine kadar, vajinanın bir genital duhul yeri olarak her türlü içgüdüsel haritalanması dışta bırakılmış gibi görünür.

Bir şekilde buna “görmezden gelme” diyebiliriz. Bazı psikanaliz yazarları fallik evreyi bir bastırmanın sonucu olarak, fallik nesnenin burada aldığı işlevi de bir semptom olarak değerlendirmeye yönelmiştir. Şimdi bu noktada kimisi bu duruma fobi diyor kimisi sapıklık. Tabii bu durumda Freud her ikisinin de aynı şey oldugunu söylerdi.

Avrupa ve Amerika’da yapılan araştırmalardan sonra fallus’un bir imleyen olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Çünkü analizin özne içi ekonomisinde işlevi belki de imleyen ağırlığıyla imlenen etkilerini koşullandırmasından dolayı bu etkileri bütünlükleri içinde adlandırmaya adanmış imleyendir. Cinsel yaşamda, psikanalizin alanını oluşturan her türlü bozukluğun kökeninde bu doğru vardır. (Arzu ve ötekinin arzusunun arzusu.) Ancak bu öznenin mutluluğunu da bu oluşturur.

(Son olarak şimdi “erkekler/kadınlar neden aldatıyor?” sorusunun da cevabı olabilecek nitelikteki sonuç kısmına geçiyorum)

Son ve sonuç olarak fallus imleyeni kadını aşkta sahip olmadığını veren olarak yapılaştırdığı ölçüde, her ne kadar gerçekte erkek aşk talebi tatminini kadınla ilişkide buluyor ise de, kendi öz fallus arzusu tersine imleyenini arzunun sürekli olarak “bir başka kadına” ya da bakire, fahişe gibi çeşitli şekillerde bu fallusu imleyebilen bir başka kadına doğru ısrarla dağılmasında ortaya çıkacaktır. Bunun sonucu olarak aşk yaşamında erkekte arzuya ilişkin kısım (buna Verdrangung da deniyor) çok daha önemli iken iktidarsızlığı çok daha zor katlanabilir kılan genital itkinin bir merkezkaç eğilimi ortaya çıkar. Olaya daha yakından bakarsak benzer bir sebeple kadınların da karşı cinse arzu yüzünden dağıldığını da görebiliriz. Tek ayrımla: kendi olarak aşk’ın öteki’si, yani verdiği şeyden mahrum olan öteki niteliklerine hayran olduğu adamın varlığına ikamenin gerçekleştiği geri gitme içinde kendini yetersiz görür.

Burada erkek eşcinselliği arzusu, arzuyu oluşturan fallik damgaya uygun bir sekilde kendi eğilimi üzerinde kurulurken, kadın eşcinselliğinin gözleminin de gösterdiği gibi aşk talebinin eğilimini güçlendiren bir hayal kırıklığına yöneldiği de eklenebilir.

 

Elif Erdemir /Psikoloji Makaleleri

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s