EDOUARD MANET

Tablo analizi: A bar at the folies-bergère (un bar aux folies-bergère), 1882

Edouard Manet’nin bu resmi, öğrencileri olan İzlenimciler gibi modern yaşama bakmaktadır. Yeni açılan kitlesel buluşma alanlarından birinde, orta sınıfların yanyana geldiği bir barda gerçekleştirilmiştir. Tezgahta gördüğümüz garson kızın yüzündeki boş, ifadesiz yüz ifadesi uzun çalışma saatlerinin, otomatiğe bağlanmış bir hizmet ritüelinin ve müşteri ile olan temasın yitirilmesinin izlerini taşır; bu anlamda kapitalizm yerleşmesinin etkilerini de görünür kılar. Biçimsel olarak da, detaylar bir yana bırakıldığında göze çarpan en önemli nitelik arkaya yerleştirilen aynadaki yansımanın çizgisel perspektif mantığını takip etmediği söylenebilir. Manet tek noktadan bakılarak kullanılan perspektifi anlattığını daha görünür kılmak niyetiyle sanki iki ayrı açıya bölmüştür. Mimesisin temel kurallarından birini kırmaya yönelik bu teşebbüs daha sonraki kuşaklar tarafından daha ileri götürülecektir. Bakan kişinin (ressam/izleyici/erkek) resme dahil edilmesi de ilginç bir boyut vermiştir tuvale.

Aynanın kullanımı nedeniyle resimde iki boyutluluktan üç boyutluluğa geçmiştir türünde yanılmalar olabiliyor bazen ama bu tabii ki yanlış bir değerlendirme. Rönesans’tan sonra bütün resimler üç boyutlu yanılsaması üzerine kuruludur. Bu resimde değil ama diğer resimlerinde Manet tam tersine yüzleri ve arka planları yassılaştırarak üç boyutluluğu kırıp iki boyutluluğa yönelmektedir.

 

ROMANTIKLER

Romantikler Modernleşme ve Aydınlanma sürecinde akılcılık dinamiklerinin öne çıkmasına karşı tepki göstermişlerdir. İnsanoğlunun doğaya boyun eğdireceği düşüncesini kabul edilemez bulmuşlardır. O yüzden doğa yenilmez, sonsuz boyutlu, insan yaşamı üzerinde tek hakim bir kaynak olarak görülmüştür. Doğa ve insan arasındaki ürkütücü boyut farklılığı vurgulanmıştır. Uçurum, derin vadiler, okyanus, kutuplardaki buz kütleleri, aşırı ölçekli doğa olayları (sel, yanardağ patlaması, fırtına vs.) karşısında insanı cüceleşmiş boyutta, çaresiz olarak gösterilmiştir. Doğanın gücü karşısında duyulan korku ve saygı karışımı his, yüce estetiğinin kaynağı olarak gösterilmiştir. Yüzeysellik ve hazcılık ile özdeşleştirilen güzellik kriteri yerine derinlik ve düşünüm ile özdeşleştirilen yücelik kavramı öne çıkarılmıştır. Sanatçı da bu derinleşmeye paralel olarak tanrılaştırılır; deha ve başyapıt gibi kavramlar ortaya çıkar.

 

 

GOYA

Goya, Aydınlanma ilkelerine bağlı bir entelektüel olarak yetişmiştir. Genç yaşta içinde yaşadığı bağnaz Katolik ortamı eleştiren bir bakış geliştirmiş, yobaz düşünceyi, batıl inançları, mantıksız ritüelleri mesafeli biçimde alaya almıştır. Aklın üstünlüğünü öne çıkarmıştır. Hamileri olmasına rağmen kraliyet ailesine de mesafeli yaklaşmış, bir özdeşleşme yaşamamıştır, hatta kraliyet portrelerinde ince bir alay kullandığı da söylenebilir. Daha sonra Fransız ordusunun işgali ve kullandığı şiddet nedeniyle Cumhuriyetçi düşünceleri sarsılmış, muhafazakar değerlerin gücü tekrar gelmesiyle de birlikte karamsar bir boşluğa sürüklenmiştir. Son dönem resimleri toplumsal cinnet halini ve savaşı işleyen bir karamsarlık ile karakterize olur.

 

BOHEM vs DANDY

Her iki terim de anti-burjuva hissiyatla entelektüel çevrelerde oluşmuş gruplara karşılık gelir. Bohem daha çok Gustave Courbet ile özdeleştirilmiştir. Steril bir temizliği ve burjuvazinin giyinim kodlarını reddeden sanatçı varlıklı bir aileden gelmesine rağmen dışarıda kalmayı tercih eder. Alt sınıflara daha fazla sempati gösterir, ahlaki ve cinsel
uzlaşımlara kulak asmaz. Daha sonraki dönemlerde Dışavurumcular ve Dadaistler de benzer bir tavır izlemişlerdir. Dandy ise giderek muhafazakarlaşan burjuvaziyi şok etmek için ters yönü izler. Aristokratik unsurları ödünç alan dandy’ler ironik bir yaklaşımla görünüşlerine aşırı bir dikkat gösterir, çeşitli aksesuar ve süslemelerle tuhaflık etkisi yaratmaya çalışır. Aubrey Beardsley, Whistler, Oscar Wilde gibi isimler ve kimi Sembolist yazar ve ressamlar dandy karakteri ile özdeşleştirilmiştir.

 

İZLENİMCİLİK

İzlenimcilik XIX. yy. ortasının Gerçekçilik ve Natüralizm gibi diğer bazı akımlarını izleyerek görünülebilir dış dünyayı incelemeye girişmiştir. Yalnız diğerlerinden farklı olarak nesnel gerçeklik olarak görülen şeyi optik bir keskinlikle yansıtmak yerine insan zihninde şekillendiği biçimiyle ele almaya çalışır. Fotoğraf makinesinin geliştirildiği bir dönemde cam gibi bir görüntü üretme işlevi resmin tekelinden koparılmıştı. Bunun üzerine İzlenimcilik insan beyninin dış görselliği algılayışını, fiziksel dünyadan zihnimizde kalan çağrışım parçacıklarını temel almaya başlamıştır. Zaman boyutu devreye girmiş, dış dünyadaki renk-ışık etkilerinin geçiciliği yakalanmaya çalışılmıştır. Dışavurumculuk İzlenimciliğin görüntüyü parçalayıcı unsurlarını miras alır; ama sadece çağrışımları kaydetmekle kalmaz insan psikolojisinin gelgitlerini, duygulanımlardaki aşırılıklarını bu görüntülerin üzerine uygular; dış dünyaya yani tuval yüzeyine geri püskürtür. Şekiller basitleştirilir ve kabalaştırılır, renkler doğadaki hallerinden daha ekstrem tonlara itilir (hatta doğadaki renklerden kopulur), fırça vuruşları sertleştirilir, sanatçının bedeni işin içine girer, izleyiciye duygusal anlamda “çarpmak” amaçlanır.

AVANGARD

Avangard Fransızcadaki sözlük anlamıyla öncü kuvvet anlamına gelir. Kültür alanındaki kullanımı da modernleşme sürecinin yarattığı ilerleme duygusu içinde toplumun önünde giden kültür üreticilerinin, edindikleri değerleri kitlelere mal etme çabasına denk gelir. Bu süreç içinde belirleyici kriter artık “yeni” olandır. Daha önce oluşmuş akım ve hareketlerden daha farklı ve yeni bir ifade tarzı geliştirme çabası öne geçer. Bu yüzden akımlar arasında bir rekabet ve karşıtlaşma da ortaya çıkar. Tıpkı öncü kuvvetlerin çarpışmalarda erken yıpranması gibi, öncü kültürel hareketlere bağlı sanatçılarda marjinalleştirilme ve psikolojik dengeyi koruyamama gibi risklerle karşılaşmışlardır.

PROTESTANLIK VE SANAT

Protestanlığın Roma’daki Kilise kurumunu gösterişçilikle, yozlaşmışlıkla suçlamasının sonucu; yeni mezhep için açılan kiliselerde resim ve heykel kullanımının en aza indirgenmesi olmuştur. Matbaa sonrası kültürde görselden çok yazınsal olanın ağırlık kazanmaya başladığını görüyoruz. En büyük hamilerinden birini yani Kilise’nin desteğini kaybeden (diğer aristokrasi) Protestan sanatçılar, orta sınıflara yönelmiştir. Yükselmekte olan burjuva sınıfının daha küçük ölçekli evlerine daha küçük boyutta resimler yapmaya başlamış, bu sınıfın duvarlarına asacağı nitelikte türler üretmiştir: manzara, natürmort (dünyevi hazların geçiciliğine yönelik bir ahlakçı mesajla), grup portreleri (localar, meslek odaları), küçük boyutlu portreler… Daha da ötesi, manzara ve natürmort gibi üretimler sipariş alınmaksızın serbest bir pazarda satılmak üzere hazırlanmıştır. Bu değişim sanatın ve sanatçının özerkliğine yönelik önemli bir adım olmuştur.

Yeniden yapılanmaya giden Katolik Karşı-Reform süreci sanatçılardan sıradan insanın özdeşleşebileceği anlayabileceği kompozisyonlar üretmesini istemiştir. Rönesans’ın donuk entelektüel meseleleri yerine dinsel coşku, hareket, heyecan, insanda duygulanım yaratacak etkiler öne çıkmıştır. Zaten Michelangelo’nun son dönemleri ve Manyerizm ile sosyal çalkantıların etkilerini taşıyan Katolik dünyadaki resim Barok döneminde de bu tür ilkeleri izlemiştir. Rubens gibi isimler bunu egemen sınıflara yakın durarak gerçekleştirirken, Caravaggio gibi isimler altsınıfları doğrudan resimlerine dahil ederek değişimlere dahil olmuşlardır.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s